Güneş mahallenin çatılarından çekilmiş, turuncu alaca-karanlık yerini tatlı bir yaz serinliğine bırakmıştı. Bizim Bahattin Abi’nin bakkalının hemen yanındaki o meşhur köşe deydik. Sırtımızı duvara vermiş, çocukluk arkadaşım Barış’la gecenin henüz başlamadığı o büyülü saatlerin tadını çıkarıyorduk.
Tam o sırada mahalleden bizim Yavuz göründü. Gözleri yarım açık, uykudan yeni uyandığı her halinden belliydi. Üzerinde sadece beyaz, hafif bolarmış bir atlet vardı. Bakkala adeta bir hayalet edasıyla süzüldü. Biz köşede gölgede kaldığımız için bizi hiç fark etmedi bile.
“Bu saatte, bu kılıkla ne alıyor acaba?” merakıyla Barış’la birbirimize bakıp çaktırmadan bakkalın kapısına doğru birkaç adım yanaştık.
Yavuz elinde tek bir kutu sütle dışarı çıktığında kendimi tutamadım. Bıyık altından gülerek lafı yapıştırdım:
“Ana kuzusu şimdi de süt çocuğu mu olmuş?“
Yavuz bir an durdu, ağır ağır bize doğru döndü. Yüzündeki o uykulu ifadeden eser kalmamıştı; gözlerini kısıp son derece ciddi, neredeyse destansı bir edayla göğsünü kabartarak:
“Bu sıradan süt değil… Biz erkek sütü içeriz, dostum!”
Sokaktaki o kısa sessizliği, Barış’ın saniyesinde yapıştırdığı o efsane cevap bozdu:
“İnşallah kamıştan içmiyorsun kanka?”
İşte o an mahalle yıkıldı. Bahattin Abi’nin dükkanının önü, yaz gecesinin sessizliğini yaran kahkahalarımızla çınladı.


